Wednesday, December 19, 2007

Battaniye



Battaniye, uyku demektir. Bir battaniyenin altına girdiğinizde herşeyi unutabilirsiniz. Eğer bu battaniye çocukluğunuzdan bu yana kullandığınız battaniye ise daha çok şeyi yukarıda bırakırsınız, daha makbüldür.

Battaniyenin altına girdiniz mi uyuyacaksınız demektir. Uyku başlı başına herşeyden kaçış zaten ama uyumadan önce bir kaç dakika düşünme fırsatınız olur. Karanlık içinde sadece sizin sığabileceğiniz kadar bir boşluk yaratır battaniye. Önce soğuktan ve gürültüden sonra da yukarıdaki herşeyden korunursunuz böylece. Hem sizi battaniyenin altında görenler, rahatsız da etmezler, ne büyük bir kaçıştır, kaçış ise ne büyük bir saltanat.

Soğuğu dışarıda bırakmak üzere battaniyenin altına girdiğinizde, muhasebe de başlar yavaş yavaş. İşe yaramaz insanlardan kaçarsınız çok güzeldir, asla rahatsız etmezler sizi orada, gelip saçma sapan isteklerde bulunmazlar, boş laflar duymazsınız, üçüncü sınıf espriler kulagınıza ilişmez. Herşeyi bilen, yapmış, başarmış insanlar gelip akıl vermezler o zaman. Eleştirilmezsiniz, yargılanmazsınız. Sizi üzenler giremezler battaniyenizin altına, orada dokunamazlar yaralarınıza, istemediğiniz şeyleri söyleyemezler nasılsa. Tek kişiliktir çünkü battaniyenin altı. Kendinizden bile kaçabilirsiniz bir battaniyenin altında. O gün olanları, uyandıktan sonra olacakları düşünüp, acılardan, sıkıntılı işlerden kurtuluversiniz beş dakikalığına. En önemlisi de hatalarınızdan kaçarsınız, en güzeli de budur. Hiç birşeyi itiraf etmek zorunda değilsiniz nasılsa kendinize, hataları kabullenmeye kalksanız bile yer yoktur zaten battaniyenin altında. O sabah sinirle söyledikleriniz, kalbini kırdığınız insanlar da yukarıda kalırlar. Rahat bırakırlar.

Eğer çocukluğunuzdan kalma bir battaniyenin altındaysanız, daha çok şeyi bırakırsınız yukarıda. Bütün bir hayatınızı geride bıraktığınızı düşünebilirsiniz mesela. Yeni bir hayata başlamış gibi hissedebilirsiniz uyanınca.

Kısaca; hayat çok güzeldir battaniyenin altında, ama sadece beş dakikalığına.

Tuesday, November 20, 2007

Terk Edişler

Hayat tamamıyla bir terk edişler bütünü. Sürekli olarak geride bırakıyoruz günleri, günler ile beraber yaşananları.. Bazen isteyerek bazen istemeden. Oturduğumuz evler, geçtiğimiz sokaklar, tanıdığımız, tanımadığımız insanlar. Bitirdiğimiz ya da yarım bıraktığımız işler.

Arkasına baka kalanlar, sürekli geçmişi özleyen nostaljik bünyelerde yıkım etkisi yapar bu bırakıp gitmeler. Çocukken oturduğumuz evin önünden geçerken yüreğe bir taş gelir oturur, küçükken aşılmaz gibi görünen bizi yoran merdivenler, küçücük kalmıştır, biz bırakıp gidince onlar da küsmüştür sanki hayata, heybetlerini gizlemişlerdir yeni sahiplerinden. Yapıp bitirdiğimiz işe dönüp bakınca gurur duyar ya insan, gururun yamacında aynı işi aynı şekilde bir daha yapamayacak olmanın kırıklığı vardır, karışır duygular yine. İyi değildir. Son doğum gününüzde arkadaşlarınız eğlenirken hissettiğiniz o tarif edilmez duyguyu bir daha yaşayamazsınız mesela, bir dahaki doğum gününüz daha eğlenceli olabilir ya da daha gösterişli ama asla geçen sene ki gibi olmaz.

Gurbete giderken evinizi, evinize giderken gurbeti terk edersiniz. Kendinizi onlardan, onları kendinizden bilemezsiniz, hepsini birden terk edip, kabuğunuza çekilirsiniz.

Sahiplenme güdüleri yüksek insanlar için de iyi değildir bu terk edişler. Artık eskiyen eşyalarınız ne satabilirsiniz, ne de yenisine alışmanız o kadar kolaydır. Artık küçük gelen pantolonlarınızda, rengi solan kazağınızda, artık istediklerinizi yapamayan cep telefonunuzda kalır bir gözünüz. Yenisine alışamazsınız. İşte bu benim diyorsanız siz de iflah olmaz bir nostaljiksiniz. (Bu arada word “nostaljik” kelimesini beğenmedi yerine “özlemli” desek daha iyiymiş sanki.)

Sadece güzellikleri değil, yaşanan zorlukları da özlüyor insan, ders çıkarmayı bildiğini varsayıyor çünkü, Geride bıraktıklarımız güzel ise eğer, daha ağır oluyor tabi bu özleyişler. Her şeyin sonunda ise topyekun bir hayatı bırakıp gideceğiz bu dünyada. Toptan göreceğiz bütün hayatın hesabını, son terk ediş en büyüğü olacak.

En acısı olmaması umuduyla.

Friday, November 09, 2007

Sevda


Sevda, çok başka bir şey olmalı. Bugüne kadar pek çok kişi anlatmaya çalışmıştır, çok güzel anlatabilenler de olmuştur muhakkak.

Yine de; sevda sadece insana ait bir duygu olduğundan mütevellit yaşamış, yaşamakta olan ve yaşayacak insan sayısı artı bunların sevdalandıkları insan sayısı kadar farklı türleri olması gayet mümkün.

Bu yüzdendir içinde bulunduğum sevdayı size anlatmak istesem de bildiğim kelimelerle böyle bir cümle kurabilecek cesareti bulamıyorum kendimde.

Nefret sevginin zıttı değil mesela, bu yüzden bıçak sırtı bir çizgide yürüyorum bir o taraftayım bir bu tarafta, kesiliyor bütün vücudum kanıyor.

Sevdanın da anlatmaya çalıştığım nefretin de malum sebebi aşk tabii ki. Aşk; bu haliyle “doğada hiçbir şey yoktan var olmaz, var iken yok olmaz” ilkesinin bir kanıtı sanki. “Bitti”, “Yok artık” dediğimiz zamanlar bile en küçük bir rüzgârdan güç alıp tekrar alevleniveriyor çünkü. Bir anda alevlenivermiş gibi gördüğümüz, öyle sandığımız aşklara da taa çocukluktan beri hazırlanıyoruz aslında. Zaman zaman büyüyüp küçülse de asla yok olmuyor. En iyi ihtimal görünmeyecek kadar küçülmesi, duygusal insanlar için ise bu imkânsız zaten.

Bir de son zamanlarda “duygusal zekâ” denen bir şeyden bahsedilmeye başlandı. Söz konusu zekaya sahip insanların bir yalan sevdaya kanıp gitmesi çok zor sanırım. Böylelerinin sevdası gerçek acısı da gerçek olmalı.

Son olarak sevda insanların tamamından daha büyük bir şey olmalı, herkesi kandırabiliyor çünkü değiştirebiliyor, başkalaştırabiliyor. Her şeye rağmen yalanların en güzelidir sevda.

Hayat zor yaşamak güzel bir de.

Tuesday, October 30, 2007

GECELERİ GARİP SESLER DUYUYORUM

geceleri sesler duyuyorum, garip sesler. içimden geliyor bazen. "gece demek yalnızlık demektir, kendi başına kalabildiğin için şanslısın" diyor, "tadını çıkar". sonra canım bir şeyler çekiyor "senin için kalkıp getirecek kimse de yok en iyisi otur şimdi, boş ver" diyor. "hayat böyle de güzel."

sonra bir yağmur sesi duyuyorum bu sefer dışardan geliyor, yağmur sesi dört nala hücum eden bir ordunun sesi gibi, ardı arkası kesilmiyor, geçen atlıların rüzgarı yüzüme vuruyor, serinlik hissi hiçbir şeye değişilmez. kalkan toz bulutunun arkasında kalıyorum beni saklıyor, kimse görmüyor ben de hiçbir şey görmüyorum. bir siz perdesi çektiği için gözüme allaha şükrediyorum bazı şeyleri görmeye gönül katlanmıyor.

bir çocuk sesi duyuyorum sonra, yaşı küçük bir çocuk sesi ince, ama hemen belli oluyor, seninle konuşurken aklından başka bir şey geçiriyor, bir hayalini bitirmeden bir hayal kırıklığını anlatmaya çalışıyor ikisini de beceremiyor, öyle heyecanlı ki konuşurken kelimeleri yutuyor yine ne dediği anlaşılmıyor. hayata küsüp arkasını dönüyor, en iyisi uyumak.

kalabalık bir grup insan sesi duyuyorum, hepsi bir ağızdan konuşmaya çalışıyor, herkes en çok kendi sesi çıksın istiyor, yine hiç kimsenin ne dediği anlaşılmıyor, biraz dikkat edince çoğunun başkası hakkında konuştuğu hemen anlaşılıyor. hiç ehemmiyet vermiyorum, acilen uzaklaşıyorum.

sonra bir kız sesi duruyorum billur gibi, ince, sanki ney üfler gibi titrek, uyuyanları uyandırmaktan çekinir gibi sessiz ve derinden konuşuyor. ben soruyorum o cevaplıyor, hep istediğim cevapları veriyor, sonra o sormaya başlıyor, filmlere taş çıkartacak bir diyalog bir o bir ben devam ediyor. seslerin tamamı içimden geliyor.

gece olunca kuşlar da uyuyor galiba hiç kuş sesi duymuyorum, boşuna haber bekliyorum.

son duyduğum ses minareden geliyor, hoca namaza çağırıyor. sonra güneş doğuyor uyuyorum.

Sunday, June 03, 2007

Yalnızlık

Muzo'nun iki dakikada benim için yazıverdiği kalbimin içine lıkır lıkır ferahlık dolduran, sonunda yüzümü güldüren şiiri;

yalnızlık bize göre değil adamım
yalnız yalnız atar kalbi insanın
yürüdüğün adımlar yankılanır
söylediğin şarkılar kulağını çınlatır
duymak istersin sessizliği
ama o da yalnızdır.

yalnızlık bize göre değil adamım
çok olup, gülmek gerekir.
gülmeni beklerim ki,
yalnızlık sana göre değildir
çoksundur yüreğimizde
gülmek tam sana göre.

Teşekkürler Muzo.:)

Wednesday, April 04, 2007

Kuyucaklı Yusuf

Kuyucaklı Yusuf, Sebahattin Ali'nin bir romanı. Aşağıdaki iki paragraf ise o romandan bir alıntı. Buyrunuz

"bizim kucuk anadolu sehirlerimizde bu muzmin evlenme hastaligi daima hukum surmektedir. en kuvvetliler bile bir iki sene dayanabildikten sonra bu umarsiz mikroptan yakalarini kurtaramazlar ve kör gibi, onlerine ilk cikanla evleniverirler.

tabii bu evlenmede herhangi bir musterek hayattan ziyade, erkek icin evde bir kadin bulunmasi; kiz icin de "munasipce bir kismet" varken kacirilmamasi, dusunulmustur. bu izdivac mikrobu, evlendikten sonra faaliyetine baslar: evvelce birtakim emelleri olan, yukselmek, kendini gostermek, eser vermek isteyen adamlara bir kalenderlik, bir lakayitlik gelir. evde meram anlatmaya asla imkan olmayan, seviyesi, ahlak telakkisi, dunya gorusu ve ihtiyatlari busbutun ayri olan bir mahlukla daimi bir beraberlik insani dis hayatta da bedbin yapar ve butun insanlardan supheye dusurur."

kimse tarafından sevilmemek

kimseden kastedilenin toplumun hangi kesimi olduğunun belirtilmediği hallerde dogru bir tanımın yapılmasının olasılık dısı varsayılacagı bir durumdur.

mesela sabahları otobüste, trende bir saat boyunca gözünü kırpmadan fotomaç okuyabilen bir kesim var toplumda, bunlar mıdır acaba?

sonra arkadaş çevremiz de olabilir bu kesim; mesela hep bir çıkar peşinde koşan, ders notu istemek için yalvaran ya da güzel bir kız için sizi anında satabilecek hatta üzerinize basıp kendini göstermeye çalışmakta bir beis görmeyen, akıllı geçinen, uyanıklık etmeyen herkesi enayi olarak gören insanlar da var, bunlar mıdır acaba?

mesela büyüklerimiz olan akraba çevremizden olabilir bu kesim, çoluk cocuk, geçim derdine düşmüş, ay basını getirmeyi bırak, kafası daima mevcut borçlarını nasıl çevirebileceğiyle mesgul olan, sizi bırakın kendi cocuklarına bile sevgisini göstermeye takatı kalmayan insanlar da var, bunlar mı acaba?

ya da mesela işyerinde hep sıg bir samimiyet, yalan bir günaydın, cuma akşamları "herkese iyi tatilleeeer, hahayt", pazartesi günleri hep bir sendrom modunda olan, oglenleri deli gibi dedikodu yapıp, müsterilerine işve cilve yapmaktan geri durmayan plaza insanları da var, bunlar mıdır acaba?

omrunun hiç bir devrinde bir anadolu köyünde, kasabasında, şehrinde bulunmamış, oralardaki sevgiyi, karşılıksız gerçek dostlugu gormemiş, cocuklugunda hep beraber top oynarken, cocuklardan birinin evinde o an için herkesin annesi olan kadının üzerine yoğurt sürdüğü ekmekten tatmamış, bütün bunların ne olduğunu bilmeyen insanlar var, bunlar mıdır acaba?

herhangi bir sosyal grup içinde coklukla, tehlikeli derecede uyanık, her an değişen asla tahmin edilemeyen davranışlar sergileyen, e tamam agzımı da boziyim, piç şeklinde tabir ettiğimiz kişilerin cevresinin kalabalık oldugu bilinir. yani asgari düzeyde bir süre okul okumuş birisi dahi bunu bilir.

o halde kimse tarafından sevilmemek pek dert edilesi bir durummuş gibi gözükmez.ancak bütün bu saydıklarımın dısında pek cok insan var çevremizde, biz bunlardan bahsederken "işte bizim gibi insanlar" tabirini kullanırız. işte bu bizim gibi insanlar tarafından sevilmeme diye bir kaygı gütmez cünkü boyle bir durum asla hasıl olmamıştır. oluyormuş gibi gorunse de eninde sonunda herkes layıkını bulur, sevdiği gibi sevilir.

yine de ilk biz ilk basta bahsettiğimiz toplum kesimlerine karşı kaygısız kalmayız. herkese hakettiği degeri, sevgiyi vermektense, herkese deger verir, severiz, ve bunları haketmesini bekleriz. yani bizim ile diger insanların arasında beklenen en düşük hava sıcaklığı epey yüksektir. bu havayı sogutan asla biz değilizdir.

degmeyecek kisilere haddinden fazla deger vermek

haketmediği biliniyor ancak iyi niyetinden süphe edilmiyor ya da kazanılmaya çalışılıyorsa o kadar da kötü sonuçlar dogurmayan bir eylemdir. ya da beklenen son elde edilmemiş ise dahi vicdanımızı rahatsız eden birşey olmamalıdır. eninde sonunda bilmeliyiz ki; kaybeden biz degil, kadir kıymet bilmediği ya da kör olup göremediği için o'dur.

her insana bir şans verilmelidir muhakkak, bazılarına bir kaç kere de verebiliriz bu şansı. belki gördüğü saygı ve sevginin ya da kendisine verilen değerin farkına varıp buna layık bir şekilde davranmaya ya da bunu hakeden bir insan olmaya çalışır diye umut edilmesi elzemdir.

tabureye koltuk muamelesi yapmaktır yani. bir ümit; belki koltuk gibi davranmaya baslayabilir, koltuk gibi olmayı ogrenebilir.

kim bilebilir ki zaten?

uzak durulması gerken insanlar(mış)

Ekşi'de ki bu başlığa bir şeyler yazmışım. Bir gün insanlardan uzak durun diyeceğim aklıma gelmezdi. Çok kızınca denilebiliyormuş demek ki. Neyse siz okuyun ama yine de kimseden uzak durmayın, sevin insanları, kucaklayın.

ı. yagmur ve siir sevmeyen insanlar;

yagmur sevmeyen insandan kesinlikle uzak durulmalıdır efenim, zira bu doga olayı askı, bereketi, temizliği, temizlenmeyi simgeler. aglarken gözyaşlarımızı simgeler, bir yerlede sevdiklerimizin üzerine de aynı yagmurun yagdığı düsüncesiyle mutlu eder. biraz romantik olacak ama insan di mi, yagmur sevecek. yagmur sevmeyen insanlar aynı zamanda buluttan nem kapan insanlardandır ki sadece bu bile uzak durmak için geçerli bir sebeptir.

bir de şiir sevmeyen insanlardan uzak durmalıyız efenim, zira, şiir kendini anlatmak isteyenler için bir yol, anlamak istediklerimiz için ise bir kılavuz gibidir. şiir rahatlamın içini dokmenin, sevgiyi anlatmanın en iyi yoludur. şiir sevmeyen insanlar sevmeyi de bilmez ya da sevilmeyi de sevmez ruhsuz insanlardır diyebiliriz gayet rahatlıkla, maddeci, metaryalistleridir kesinlikle, kötüdürler.

uzak durunuz, kendinizi erişemeyecekleri bir yerde muhafaza ediniz.

ıı. sevmeyi bilmeyen insanlardan da uzak durulmalıdır.

aşırı hırs sahibi insanlar genelde sevmeyi beceremezler, bünyeleri kabul etmez. çok üzülürler ama hep baska bişeyleri on planda tutarlar. ya işleri ya paraları, ya da tamamen egoları, yükselme çabaları vs. vs.

aman diyim.

ııı. korkak insanlardan uzak durulmalıdır bir de.

ne yapacakları bilinmez. sizden, kendilerinden, hocalardan, amirlerden, su'dan, karsıdan karsıya geçmekten, hayvanlardan korkarlar.

ne kendilerine bir faydaları vardır ne de size.

aman diyim.

Tuesday, February 06, 2007

İKA

Beyazlar giyip gelme bana,
Dayanamıyorum sonra,
Kalbimin çarpıntılarına,
Yüreğimde çırpınan kuşun kanatlarında,
Beyaz türküler söyleme bana.

O billur sesin ile gelme bana,
Duyduğum her şey yalan oluyor sonra,
Gönlümün titreyen tellerinde,
Meltem gibi nefesini üfleme tenime.

Hadi gel nefes de alma yanımda,
Çekme hiçbir şeyi içine benden başka.
Sirenler çalarak akan kanım gibi damarlarımda,
Kırmızı alevli bir çift göz ile bakma sakın bana.

Siyah gözlerin alevi yakmasın yüzümü,
Dipsiz bir kuyu gibi mahzeninden çıkmadan,
Kurutmasın gözyaşlarını daha akmadan.
Hiçbir rüzgarın değmediği,
Sert kayalar gibi durma dimdik karşımda.

Eğ biraz başını, bükülsün dudağın biri,
Sadece benim bildiğim bir ılık olsun yanağında,
Gülme benim yanımda, mahzun da olma,
Düşlerin vardır senin de, uçtuğun şehrin üstünde,
Düşer gibi uyandırma, gayri usandırma.